Hayata hep başkalarına yetebilmek için mi geldin sen bu dünyaya? Hiç durup da sordun mu kendine bunu? Kaç gece uyku tutmadı mesela bu soru yüzünden? Kaç sabaha hüzünle uyandın, "Acaba neden böyleyim?" diye düşünüp durdun? Eminim ki çoğumuz şu koskoca kaosun tam ortasında, şu amansız kısır döngünün içinde bir ileri bir geri savruluyoruzdur. Başkalarına yetişebilme telaşı, yetememenin o ağır yükü… Bu çocuk olur, eş olur, arkadaş olur, aile olur, iş yeri olur, hiç fark etmez! Her birine ayrı ayrı koşturur, kendi özelimizden, kendi vaktimizden, kendi isteklerimizden, hatta bazen kendi nefesimizden taviz veririz.
Peki neden? Sırf insanlara yardım etmek için mi? Yoksa içimizdeki o sessiz çığlık, o "ben değerliyim" hissini bir yerlerde aradığı için mi? Her şey düzgün yolunda gitsin, kimse üzülmesin, kimse eksik kalmasın diye uğraşır dururuz. Sonucu çok da olumlu olmasa bile, hatta bazen hiç olumlu olmaz ya, işte o çabaya rağmen yine de yaparız. Çünkü içimizden gelen o ses, "Yapmalısın!" diye fısıldar durur. Yıllar boyu süregelen bu çaba, belki de hepimizin en büyük hatasıdır. Ama dünyaya bir kez daha gelsek, yemin ederim, yine aynı yollara düşer, yine aynı kapılara gideriz. Çünkü bu biziz işte, değişmeyen, değiştiremeyen tarafımız.
Bir de şu var ya, hani şu "canı çıkık" insanlar… Onlar var ya, işte onlar öyle bir yaşarlar ki, sanki sadece başkaları için yaratılmışlar gibidir. Çevresindekilere karşı o kadar duyarlıdırlar ki, kendilerinden daha fazlasını verirler, daha fazlasını ödün verirler. Sırf karşılarındaki insan iyi olsun, mutlu olsun, gülümsesin diye kendi mutluluklarından, kendi huzurlarından vazgeçerler. Belki de bizim nesil böyledir, belki de bizim kuşakta bu fedakârlık genleri vardır. Ne bileyim, yaşıtlarımın çoğu bu konuda gerçekten muzdarip, içi içini yer. Şu anki genç nesil daha bir "ehli keyif", daha bir kaygısız, oluruna bırakan bir nesil gibi görünüyor. Ama bilmiyorum… Belki onlar da ilerleyen yaşlarda bizim çektiğimiz o ince sızıyı, o sessiz çığlıkları duyacaklar. Hayat öğretiyor çünkü, ne kadar erken ya da geç olursa olsun, herkese bir şeyler öğretiyor.
Ne kadar doğru yapıyoruz, hiç emin değilim. Ama vicdan meselesine gelince… İşte orada, o karanlık gecede bile dimdik ayaktayız. Çünkü insanlara faydalı olmak, birinin hayatına dokunmak, bir yaraya merhem olabilmek… Gerçekten de tarifsiz, yüreği ısıtan bir duygu. Ama karşılığında ne görüyorsun? En çok da canını yakan ne biliyor musun? Nankörlük! Görünmezlik! Hiçe sayılmak! Emeklerinin bir hiç uğruna savrulduğunu görmek… Bir sürü olmadık muamele, bir sürü kırıcı söz. İşte o an, o an insanın içine bir çöküyor, gözleri doluyor, yüreği burkuluyor. Kendine soruyorsun: "Ben neden? Neden bu kadar uğraştım?" diye. Ve cevap gelmiyor.
"Bunları anlamak ne kadar sürer?" dersen, çok uzun yıllar geçiyor, vallahi de billahi de. Belki ellisine, belki elli beşine gelince, ancak o zaman idrak ediyorsun. Ama o meşhur söz boşuna değil: "Can çıkmayınca huy çıkmaz." İşte aynen öyle. Bunca yıl, bunca hayal kırıklığı, bunca gözyaşına rağmen, yine aynı özveriyle, yine aynı fedakârlıkla devam ediyorsun hayatına. İçten içe isyan edip dururken, ellerin yine uzandıkça uzanıyor. Çünkü o vicdan, o iç ses, o saf niyet… Onlar hiç susmuyor. Ne yaparsan yap, ne kadar kırılırsan kırıl, yine o eski sen oluyorsun. Belki de mesele, karşılık beklememekte. Belki de mesele, sadece "Verdim ve içim rahat" diyebilmekte. Zor ama öyle. Ve biz, işte bu yüzden, hâlâ ayaktayız.