İyi pazarlar canım dostum... Bu güzel pazar gününde, içimi öyle bir nostalji sardı ki, sözlerim belki biraz duygusal olacak ama izninle içimi dökeyim. O eski, altın değerindeki günleri düşünmeden edemiyorum. Hepimizin çocukluk ve gençlik yıllarında, pazar günleri başka bir kıymete bürünürdü. Şimdi o günlere dair anılar, zihnimde bir film şeridi gibi akıp gidiyor.
O pazar kahvaltılarını hatırlıyor musun? "Anne, çay doldur!" veya "Anne, ekmek ver!" diye seslendiğimiz o masalar... Bütün ailenin, hiç eksiksiz, bir araya gelebildiği nadir ve kıymetli anlardı. Hepimiz aynı sofrada, aynı çaydanlıktan doldurulan çayları yudumlarken, aynı tabaktan aldığımız zeytinlerin tadında bir birlikteliği yaşardık. Televizyonun siyah beyaz olduğu o yıllarda, pazar günü kuşağında yayınlanan o kısa ama bir o kadar da heyecanlı dizileri izlemek için hepimiz televizyonun karşısına geçerdik. Ertesi gün okul olduğu için, aceleyle ödevlerimizi bitirmeye çalışır, "Yarın okul var!" endişesiyle vedalaşırdık günle.
Aslında ne kadar güzel yıllardı, biliyor musun? Bir aile olmanın, aynı çatı altında aynı heyecanları paylaşmanın saf mutluluğunu en yoğun hissettiğimiz zamanlardı. Aynı sofranın etrafında oturmanın, aynı kaptan yemenin verdiği o tarifsiz güven ve sevinç... Maalesef bugün birçok ailede bu manzaraları görmek çok zor. Masalarımız çok daha süslü, yemekler çok daha çeşitli belki ama o masalara oturacak kalplerin hepsi aynı anda orada değil. "Ben arkadaşımdayım", "Ben dışarıdayım" cümleleri, o kutsal birlikteliği bölüyor. Oysa o yıllarda, sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde, tüm aile fertleri mecburi değil, gönüllü bir şekilde bir araya gelirdi. O güzel tatları beraber tadar, o derin mutluluğu beraber yaşardık.
Pazar gününün huzuru, tüm bir haftanın telaşını, yorgunluğunu sırtımızdan alıp götürürdü sanki. Annelerimizin ev içindeki koşturmacası, çocukların okul hazırlıkları, önlüklerin ütülenmesi, çantaların hazırlanması... Yarına dair büyük telaş, aslında ailenin ortak bir ritüeliydi. Hep birlikte, yeni bir haftaya hazırlanırdık. O pazar akşamları, hem haftanın yorgunluğunu atar, hem de gelecek haftaya birlikte ümitle bakardık.
Çok özlediğimiz o günlerde, belki küçük evlerde yaşıyorduk. Şimdiki gibi büyük salonlarımız, geniş odalarımız yoktu ama o küçücük evlere, öyle büyük mutluluklar, öyle derin sevgiler sığdırıyorduk ki... Bir babanın elinin sıcaklığı, bir annenin şefkatle hazırladığı sofralar ve hep beraber oturup yapılan sohbetlerin lezzeti hiçbir şeye değişilmezdi.
Şimdi bazen düşünüyorum da, günümüzün çocukları gerçekten çok şeyden mahrum kalıyor. Bu mahrumiyetlerden belki de en acısı, o saf, katıksız "pazar mutluluğunu" tam anlamıyla yaşayamamaları. Oysa o mutluluk, aile denen şeyin özüydü. Ruhumuzu besleyen, bizi hayata bağlayan köklerimizdi.
İşte bugün, o köklerimize duyduğumuz özlemle, biraz hüzünlü, ama bir o kadar da minnet dolu bir kalple yazıyorum bunları. Geçmişe takılıp kalmadan, ama o güzellikleri hatırlayarak, belki kendi ailemize bugünden bir şeyler katabiliriz umuduyla... Sen de o güzel anları hatırla ve bugünün kıymetini bilelim diye düşündüm. Sağlıcakla kal, sevgili dostum.