Merhaba sevgili okurlar, canım okurlarım, iyi ki varsınız… Köşemizin adı "Kahve Molası." Ama bakın şimdi size soruyorum: Bu mola gerçekten mola mı, yoksa yüreğimizin ortasına saplanan onca dikenle baş başa kaldığımız bir sorgulama odası mı? İşte o kahvemizi yudumlarken –ki bazen sıcacık, bazen de yudum yudum soğuyan bir hüznü içer gibi– kim bilir aklımıza neler neler geçiyor, değil mi?
Bazen uğradığımız haksızlıklar… Bazen bize yapılan o koskocaman yanlışlar… Bazen de içimize sindire sindire, sessiz sessiz akıttığımız gözyaşları eşliğinde içiyoruz o kahveleri. Bazen gülerek, şevkle, zevkle, ama en kötüsü, en yürek burkanı, en çiğnenmişlik hissiyle gözyaşları içilen kahvelerdir, ne yazık ki!
Hani o kahvenin tadını alırken, o derin derin yudumlarken gözleriniz dolar ya –işte tam da o an– elinizde olmadan, durduramazsınız gözyaşlarınızı. Süzülür gider yanaklarınızdan aşağı, kahvenize karışır, tuzlu tuzlu acıtır içinizi. İşte en kötüsü de budur, en beteri! Ve buna sebep olanları bilir misiniz? En yakınlarınızdır, evet en yakınlarınız!
Yeter artık, diyorum, YETER! Darbeleri zaten çok uzaktan almamıza gerek yok; çünkü en sert, en yıkıcı, en kalıcı darbeler hep en sevdiklerimizden, en yakınımızdan gelir. Bazen eşimizden, bazen arkadaşımızdan, bazen de dünyaları uğruna feda ettiğimiz evlatlarımızdan gelir o vuruşlar. Ve vururlar da vururlar… Sanki hiçbir şey yapmamışız gibi, sanki her gün biraz daha tükenmemişiz gibi, sanki canımızı dişimize takıp vermemişiz gibi.
Zaman zaman düşünüyorum, düşünüp de için için yanıyorum: "Acaba çok mu özverili oluyoruz? Acaba çok mu fedakâr davranıyoruz? Yapmamız gerekenden fazlasını mı yapıp da karşımızdakini şımartıyoruz?" Hani bu kadar yapmasaydık, belki de daha az acı çekerdik, değil mi? Ama durun! Bu karşılık beklemek değil ki! Mükâfatlandırılmasak bile, en azından yerden yere vurulmayı, hiçe sayılmayı, arkamızdan konuşulmayı, küçük görülmeyi asla ama ASLA hak etmiyoruz.
Kızgınım, evet çok kızgınım! İçimde bir volan gibi kaynıyor öfkem. Bir gün birisi çıkıp da "Sen ne kadar çok şey yaptın be!" dese yok. Kimse çıkıp "Ellerine sağlık, varlığın güzel" demiyor. Hatta bazen o kadar ileri gidiyorlar ki, yaptığımız fedakârlıkları bile "sen zaten hep böylesin, senin için bir şey ifade etmez" diye küçümsüyorlar. NASIL YANİ? Nasıl ifade etmez? Benim uykusuz geçen gecelerim, benim ertelediğim hayallerim, benim kendime ayırmadığım o koskoca zamanlar… Hepsi hiç mi oldu?
İşte tam burada devreye giriyor o acı gerçek: "İyi niyetten maraz doğar." Ne kadar doğru, ne kadar acı, ne kadar zalim bir söz bu böyle! İyi niyetli oldukça eziliyoruz, fedakâr oldukça arkamızdan vuruluyoruz. Hani derler ya, "iyilik eden iyilik bulur" diye, YALAN! Düpedüz yalan! İyilik eden çoğu zaman ihanet buluyor, sırtından hançerleniyor.
Ben diyorum ki: Fedakârlığın da Allah’ını seversen bir sınırı olmalı! Bir yere kadar! Sınırsız, sonsuz, hesapsız kitapsız fedakârlık insanı önce bitirir, sonra da bitmiş haline bile saygı duyulmaz. İnanın ki şu an sanırım çoğu kişi benimle bu konuda hemfikir. Çünkü hepimiz aynı acıyı tattık, hepimiz aynı tokadı yedik en güvendiğimiz elden.
Fedakârlık konusuna gelince ne mi oluyor? Biz de böyle deniz, derya, akan sular misali fedakârlığı sonsuza kadar işliyoruz, durmadan, tükenmeden, yorulmadan. Tabii ki eşimiz, arkadaşımız, dostumuz, evlatlarımız için bu fedakârlıkları yapmalıyız – elbette, orası ayrı. Ama ne yazık ki dönüşler bazen öyle acı, öyle katı, öyle vefasız oluyor ki… Bir kelime, bir bakış, bir söz, hatta bazen bir SESSİZLİK… İnsanı o an öyle derinden, öylesine yaralıyor ki, "Keşke yapmasaydım!" dediğimiz ana bile pişman oluyoruz. Evet, kahveyi bile içemez oluyoruz.
Aslında normal olan, yapılması gereken şeylerdir yaptıklarımız. Peki neden sürekli ters tepki alıyoruz? Neden iyiliğimiz bize kötülük olarak dönüyor? Acaba biz mi yanlış yolda gidiyoruz? Yoksa hata sadece ve sadece bizde mi? İnanın bu konuda o kadar geniş bir yelpaze var ki, düşündükçe insanın beyni duruyor, yüreği dayanmıyor, kahvesi soğuyor ve ta içine oturuyor o acı.
Ve hâlâ içiyoruz işte o kahveleri… Hâlâ umut ediyoruz… Hâlâ "belki bu sefer" diyoruz. İşte en acısı da bu ya: Kendimize yaptığımız bu kötülük… Hâlâ seviyoruz, hâlâ fedakârlık yapıyoruz, hâlâ vurulmayı göze alıyoruz. Çünkü içimizdeki o kahve molası bitmiyor, sevgili okurum, bitmiyor. Ne kızgınlık sönüyor ne hüzün dinmiyor. Sadece kahvemiz bir yudum daha eksiliyor…
asicieminebetul@gmail.com