Geçmişin tozlu raflarından, yüreğimin en hassas köşesine sakladığım o anıları bir bir çıkarıyorum şimdi... Geçenin sessizliğine bürünmüş, ışıltılı ekranın başında, gözlerimizden süzülen uykuya karşı verdiğimiz o mücadeleyi hatırlıyorum. Umudun, en tatlı haliyle, "yarın okullar tatil" anonsuna sıkışıp kaldığı o anları... O müjdeyi duyduğumuzda yüreğimizde patlayan, tarifsiz, saf sevinci... Eminim, sizin kalbiniz de şu anda aynı ritimle atıyor, aynı sıcaklıkla ısınıyordur.
O tatil ilan edildiğinde, bizler asla bütün günü dört duvar arasında, hareketsiz geçiren çocuklar değildik. Hemen, annemizin "Üşütmeyin kendinizi!" seslenişlerini arkalarında bırakıp, pijamalarımızın paçaları hâlâ botlarımızdan sarkarken, kendimizi sokakların karlı kucağına atardık. Dünya, lapa lapa yağan beyaz örtüsüyle başka bir güzellikte, başka bir sessizlikteydi. O sessizliği, cıvıl cıvıl kahkahalarımız ve "Ahmet, havuç getir! Mehmet, şu süpürgeyi ver!" çığlıklarımız bozardı. Annemin akşam salatası için ayırdığı o kıymetli havucu, gizlice alıp kardan adamımıza burun yapmanın verdiği küçük suçluluk ve büyük heyecan... Sokaktan, sırılsıklam ve üşümüş bir vaziyette döndüğümüzde ise, kaçınılmaz sonla yüzleşirdik: Meşhur terlikler! O anki acı, şimdi anılara dönüşüp en tatlı tebessüme sebep oluyor.
Evet, güzel yıllardı... Gerçekten, katıksız, tertemiz güzellikte yıllar. O karın, toprağa, havaya sinen keskin, temiz kokusu da bir başkaydı. Islanmaktan, üşümekten hiç çekinmezdik. Elimize geçirdiğimiz, belki siyah belki kahverengi, yün örgü o basit eldivenlerle çıkardık sokağa. Sözde ellerimizi korurlardı ama genelde onlar da bizimle birlikte sırılsıklam olur, parmak uçlarımızı yine de dondururlardı. Önemli olan, oyunun ta kendisiydi çünkü. Üstümüzdeki montlar yarım kalır, yüzümüz soğuktan kıpkırmızı kesilirdi ama gözlerimiz... Ah, gözlerimiz öyle bir parlar, öyle bir ışırlardı ki mutluluktan; o ışık, kar tanelerinden daha parlaktı.
Şimdi pencereden dışarı bakıyorum da... İstanbul'da "kar tatili" yapılıyor ama gökyüzünde bir tanecik olsun beyazlık yok. Artık kar nerede, ne zaman yağacak, az çok tahmin edebiliyoruz. Belki de çocuklar, bizim yaşadığımız o tarifsiz sevinci, o fiziksel heyecanı tam olarak yaşayamıyorlar. Kar tatili denince, sadece ekran başında geçen bir boşluk anlamına geliyor olabilir. Oysa kar tatilinin asıl ruhu, dışarıda, o beyazlığın içinde, ıslanarak, üşüyerek, yüzümüz kızararak oynamaktı. Ne yazık ki betonlaşan kentimiz, her sokağa eşit miktarda o sihri, o güzelliği yaşatamıyor artık.
İyi ki yaşamışız o günleri... İyi ki o soğuğun içinde yüzümüz kıpkırmızı olana dek koşmuş, iyi ki o kar topunun ıslaklığını avuçlarımızda hissetmiş, iyi ki annemizden o terliği yemişiz. Bakın, şimdi anlatacak, her biri belki biraz ıslak, belki biraz soğuk, ama yüreğimizi ısıtan, sımsıcak hatıralarımız var. İşte asıl hazine, bu anıların bıraktığı o sıcaklık... Zaman geçse de asla soğumayan, hep içimizde bir köşede parlayan bir sıcaklık...