Dün gece, 2026’ya girdiğimiz o ilk dakikalarda, kendime bir kahve yaptım ve oturup düşündüm. Yirmi beş yıl öncesini ve daha da gerisini… Hatırlarsınız, Milenyum yılıydı. 2000’li yıllara adım attığımız o an, sanki dünyaya sihirli bir değnek değecek ve her şey baştan aşağı değişecek gibiydi. Daha fazla güzellikle, belki de hiç bilmediğimiz sürprizlerle karşılaşacağımızı hayal etmiştik. O geceyi bu kadar gizemli ve özel kılan da buydu işte.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, aslında çok da haksız değilmişiz diyorum. "O yıllardan bu yıllara değişen ne var ki?" diye soracak olursanız, değişmeyen neredeyse hiçbir şey kalmadı. En başta, o hasretle andığımız çocukluğumuz var. O bir daha geri gelmeyecek, nostalji kokan yıllar… Ve tabii gençliğimiz. Maalesef bugün ne çocuklar ne de gençler, bizim yaşadığımız o saf, özgür ve sokaklara sinen neşeyi tadabiliyor. Hep ‘Z kuşağı’ diye tabir ediliyorlar, değil mi? Z kuşağı şöyle, Z kuşağı böyle… Ben pek katılmıyorum bu genellemelere. Aslında onlar çok akıllı bir kuşak. Ama acaba biz, o akıllarını doğru yerde kullanabilecekleri ortamı ve imkânı onlara sunabildik mi? İşte bunu düşünmeden edemiyorum.
Çünkü bir düşünün… Çocukluğumuzda, gençliğimizde, gece yarılarına kadar sokaklarda oynardık. Hele ramazanlarda sahura kadar cıvıl cıvıl çocuk sesleri yankılanırdı mahallelerde. İftar saatinin o telaşlı, bir o kadar da heyecanlı havası, bayram sabahlarının tarifsiz neşesi… Annelerimizin diktiği, belki biraz üzerimize bol gelen kıyafetlerin hiç umurumuzda olmadığı, yeni giysilerimizle sokağa çıkıp şöyle bir salındığımız o anlar… Bugün hangi çocuğun nasibi bu güzelliklerden? "Ama onların her şeyi var!" diyebilirsiniz. Aslında, o en değerli şeylere, yani bizim yaşadığımız o katıksız duygulara ve paylaşımlara hiç sahip olamadılar. Bizim gibi biriktirebildikleri, yıllar sonra gülümseyerek anacağı mahalle anıları yok. Olmayacak da… Çünkü gerçekten de öyle bir dünyanın içine doğdular.
Bizler çocukluğumuzu doyasıya yaşadık, gençliğimizin tadını çıkardık; sonrasında hayatın zorluklarıyla yüzleşmek zorunda kaldık. Onlarsa, adeta çocukluktan itibaren o zorlukların tam ortasına düşmek, dijital bir karmaşanın ve sosyal bağların inceldiği bir dünyada büyümek zorunda kaldılar.
Evet, milenyum… Milenyum bize teknolojiyi, hızı, sınırsız bilgiyi getirdi belki; ama aynı zamanda bizden bir şeyleri de sessizce götürdü. Çocuklarımızı bizden, gençliğimizi ve nihayetinde o kapısını kapattığımız çocukluğumuzu aldı. Adeta bir devrin sonunu getirdi.
Müzik bile dinlerken aynı duyguları yaşıyorum. Kendi adıma konuşayım, ben hâlâ 70’leri, 80’leri, 90’ları dinlemeyi tercih ediyorum. O şarkılara eşlik ederken, biraz da nostalji yaşıyor, o yılların samimi mahalle kültürünü, komşuluk ilişkilerini, sıcak arkadaşlıklarını hatırlıyorum. Elbette günümüzde de çok güzel eserler var, kimseyi yargılamıyorum. Ama benim kalbim hâlâ o eski melodilerde atıyor. Peki, ya çocuklarımız? Onlar ileride hangi şarkılarla, hangi anılarla büyüdüklerini hatırlayacaklar? Bunu hiç düşündünüz mü?
Sürekli Z kuşağını eleştiriyor, onları bir şeyden eksik görüyoruz. Ama aslında bu onların suçu değil. İşte o, büyük umutlarla beklediğimiz milenyum var ya… Her şey ondan sonra başka bir yöne evrildi. Belki de biz, o sihirli değneğin yanlış tarafına dokunmuşuzdur, kim bilir…