Kahve molası..
Hayata Bir Mola:
Ah, ne kadar doğru söylüyorsunuz... O küçük fincan, hayatımızın sessiz tanığı, yüreğimizin sıcaklığıdır aslında. Canımız sıkıldığında o fincanın buğusuna sığınır, içimize çektiğimiz o ilk yudumla derin bir "oh" çekeriz. Keyfimiz yerine geldiğinde ise ilk onu paylaşmak isteriz; çünkü o, sevincin de hüznün de en samimi arkadaşıdır. Üzerine kurulan dostluklar, dökülen sırlar, yıllar sonra bile tadı damağımızda kalan hatıralardır. Peki, bu kadar içimize işleyen, bizi biz yapan bu serüven nerede başladı dersiniz?
Yolculuk, 16. yüzyılın sisli sayfalarında, Yemen'den yola çıkan bir kokuyla başladı. Özdemir Paşa, İstanbul'a getirdiği o sihirli çekirdeklerle, aslında bir medeniyetin ruhunu taşıyordu. Ve 1554'te, Tahtakale'de açılan o ilk kahvehane, sadece bir dükkan değil; şehrin nabzının attığı, şiirin, musikinin, fikirlerin ve en içten sohbetlerin birbirine karıştığı bir yuva oldu. Ateşi, hep yandı... İşte o ateş, İstanbul'un Üsküdar kıyısındaki yemiş iskelesinde de bir küçük dükkanda ısıtmaya devam ediyordu. Her dinden, her düşünceden insan, oradaki bilge kahvecinin etrafında halka olur, onun yumuşak sesinden nasihat dinler, kahvesinden yudum alırdı. Mekan, sadece kahve kokmazdı; huzur, hoşgörü ve insanlık kokardı.
Derken bir gün, kapıyı sertçe aralayan bir Yeniçeri girdi içeri. Havayı bir anda gerip, varlığını herkese hissettirdi. Köşede, sessiz sedasız, denizlerin hikayesini gözlerinde taşıyan yaşlı bir Rum Kaptan oturuyordu. Yeniçeri, kahveciye doğru yürüdü ve parmağıyla kaptanı işaret ederek, gür sesiyle buyurdu: "Herkese benden birer kahve ısmarla. Ama şuna... sakın verme!" Herkes nefesini tutmuştu. Kahveci, bir an Yeniçeri'nin gözlerine baktı. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi, herkese usulca kahveleri dağıtmaya başladı. Fakat iş bitmedi. Ocağa iki fincan daha koydu, demlenmesini bekledi. Alıp, doğruca Rum Kaptan'ın masasına yürüdü ve karşısına oturdu. "Buyrun efendim," dedi kaptana, "bu benim size ikramımdır."
Yeniçeri, öfkeden köpürerek ayağa fırladı. "Sana ona verme demedim mi ben?" Kahveci, fincanından bir yudum aldı, sakin gözlerle ona baktı ve gülümseyerek, "Bu senin değil, dostum. Bu, benim gönlümün ikramı," dedi. O anda, dükkanın içinde ikram edilen şey kahveden çok daha değerliydi: İnsanlık onuru, misafirperverlik ve sarsılmaz bir adaletti.
Ve sonra zaman aktı... Tam kırk uzun yıl. Tarih, Sisam Adası'nda acımasız bir sayfa açtı. İsyan, yangın gibi yayılmış, esir pazarları kurulmuştu. O Üsküdarlı ihtiyar kahveci de, bir gün o sıcak dükkanında otururken, şimdi zincirlere vurulmuş, umutsuzluk denizinde sürükleniyordu. Kendisini satın alan yaşlı bir Rum'un, onu ölüme götürdüğünü düşündü. Gözlerini, son bir kez gökyüzüne kaldırdı. Tam o sırada, yaşlı adam ona yaklaştı ve ellerini çözdü. Kahveci şaşkınlıkla ona baktı. Rum'un yüzünde, çok eski bir hatıranın sıcak gülümsemesi vardı. "Beni tanıdın mı?" diye fısıldadı yaşlı adam, gözleri dolarak. "Kırk yıl oldu... Üsküdar'da, bir Yeniçeri'nin öfkesine rağmen, sırf 'insan' olduğum için bana uzattığın o kahve fincanını asla unutmadım. O fincan, yıllarca yüreğimde sıcak kaldı. Bugün, borcumu ödeme zamanı."
İşte... Türk kahvesinin büyüsü, sihrî, gerçek hikmeti burada saklı. O, sessiz bir barış elçisi, zamanın ötesine geçen bir sevgi taşıyıcısıdır. Bir Yeniçeri'nin önyargısını, bir kahvecinin yürekli duruşuyla eriten; kırk yıl sonra, bir esir pazarında, bir özgürlük fermanına dönüşen nedir? İşte o, bir fincan kahvede somutlaşan insanlık erdemidir.
Bu yüzden, haklısınız. Kahve, asla sadece kahve değildir. O, geçmişten geleceğe uzanan bir sevgi zinciridir. Her yudumda, o bilge kahvecinin, o minnettar kaptanın ruhuna dokunuruz. Kim bilir, bizim şimdi yudumladığımız fincan, hangi gelecek iyiliğin, hangi ebedî dostluğun ilk tohumunu atıyor...
Öyleyse, sizin o güzel davetinize can-ı gönülden katılıyorum. Haydi, buyurun. Kalbimizin bütün sıcaklığını koyarak, bir Türk kahvesi daha yapalım. Demini alırken sabrı, köpüğü paylaşırken sevgiyi, yudumlarken de bu kadim hikayelerin bilgeliğini hatırlayalım. Ne dersiniz, bir fincanı birlikte kaldıralım mı?