Sınır tanımayan hadsizlikler karşısında, haddini bildirmek artık bir görev değil, içimizde yangın olan bir sorumluluktur. Sen, şu an, cüretinin ağırlığını taşıyabilecek misin? Dokunduğun şeyin ne olduğunu gerçekten biliyor musun? O, sadece bir bez değil... O, bir ananın evladının ardından gözyaşı döktüğü toprağın rengidir. O, bir babanın, cepheden dönmeyen mektubunda sakladığı veda öpücüğüdür.
Görmüyor musunuz? O kırmızının her tonunda bir hayat sönmüş, her akışında bir destan yazılmıştır. Hissetmiyor musunuz? O beyazın saflığında, hem karlı dağların hem de şehitlerin pak alınlarının teri vardır. Bu duygulardan bu kadar mı uzaksınız? Kalbiniz, bu topraklar için atan binlerce yürek ile aynı ritmi tutturamıyor mu?
Şair, yüreğimizin sesini çok önceden haykırmış: "Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var." O sınır, işte o al bayraktır. Siz, gafletle o sınıra dokunmaya kalktınız. Bu gafletin bedeli ağırdır. O uzanan eller, sadece kırılmakla kalmayacak; tarihin sayfalarında, bu milletin hafızasında, bir nankörlük ve pişmanlık timsali olarak kalacaktır.
O bayrağın her bir ipliğinde bir ses, bir hikâye saklı. Rüzgârla dalgalandıkça, Sarıkamış’ta donan askerlerin son nefesini, Dumlupınar’da hücum borusunu, . O, kumaş değil, ruh ve hatıra dokumasıdır. Kolay kazanılmadı; her santimi için bir can, bir ağıt verildi. Ve o, göklerde, o canların emaneti olarak sonsuza dek kalacak.
Art niyetleriniz, soğuk hesaplarınız boşuna. O bayrağın gölgesinde büyüyen her çocuk, onunla yatıp kalkan her asker, onu evinin başköşesine asan her aile, sizin bu saygısızlığınıza yüreklerinde sönmez bir ateşle karşılık verir. Orada, bir araya geldiğinde dağları deviren bir sevda birikimi var. Çekin ellerinizi! O, sizin soğuk dokunuşlarınızı bile hak etmiyor.
Eğer bu bayrağın altında, bu vatanın kokusunda, bu milletin sıcaklığında kendinize yer bulamıyorsanız... Belki de sorun sizsinizdir. Belki de sizin kalbiniz, bu toprağın sıcaklığını, bu milletin samimiyetini taşıyamayacak kadar dardır. Neyi hazmedemiyorsunuz? Fethiye’deki denizin mavisini mi, Erzurum’daki dadaşın horonundaki coşkuyu mu, İzmir’deki gün batımının huzurunu mu? Bu toprakların çiçeğini, ezgisini, ekmeğini, selamını hazmedemiyor musunuz?
Sizin "bez" dediğiniz, bizim için bir annenin sancağıdır. Onu sabah okula giden çocuğun gözlerindeki gururla, askere uğurlanan gencin boynundaki tılsımla, yaşlı bir ninenin sandığındaki en kıymetli hatırayla saklarız. O, bizim için yaşayan bir varlıktır. Nefes alır, hisseder. Ve şu an, ona yapılan bu saygısızlığın acısını, hep birlikte yüreğimizde hissediyoruz.
O bayrak, bir vatan olma yemininin somut halidir. Bu millet var oldukça, anne beşiğinde ninniler ona söylendikçe, okullarda andımız okundukça, gurbetteki yürek ona hasret çektikçe... O bayrak, göklerdeki ebedi nöbetine devam edecek. Dalgalanacak... Hür ve mağrur, tıpkı bu millet gibi.
Buna kimsenin gücü yetmeyecek. Çünkü o bayrağı indirmek için, önce bu topraklardan tüm sevgiyi, tüm hatıraları, tüm inancı söküp atmanız gerekir. Ve buna, ne sizin, ne de hiç kimsenin gücü asla yetmeyecek.
asicieminebetul@gmail.com