Ah, gülüm benim, gülüm benim… Şarkılara söz olmuş o muhteşem çiçeklerden bir tanesidir gül. Hepimizin hayatında, mutlaka sevdiğimiz bir gül rengi vardır. Bu güllerin her birinin rengi ise farklı farklıdır, her biri başka bir duygunun taşıyıcısıdır. Kimisi aşkı, kimisi ayrılığı anlatır; kimisi kasveti, kimisi de saflığı temsil eder. Peki, şöyle bir geçmişe baktığımızda, gülün bir frekansı olduğunu biliyor muydunuz? Evet, yanlış duymadınız. Gülün titreşiminde bir frekans gizlidir. İnsan vücudunun bile 70 megahertz civarında bir frekansa sahip olduğu düşünülürse, gülün 320 megahertz gibi bir titreşime sahip olması gerçekten hayret verici bir olaydır. Her gül kokladığımızda, o saf ve yüksek frekans, bedenimize dingin bir dalga gibi yayılır ve ruhumuza mutluluk salgılatır. Şifahanelerde eskiden gül tedavisi yaparlarmış hastalara ve bu tedavilerin çok da başarılı olduğu söylenir. Hatta okul öncesi çocukların zihinleri açık olsun, öğrenmeye hazır olsun diye onlara gül koklatırlarmış. İşte hayatımızda o kadar derin bir yer etmiş ki bu çiçek… Şarkılara konu olmuş, şiirlere ilham vermiş, sevdalara tercüman olmuş. Çaresizliği de anlatmış, kavuşmanın tarifsiz heyecanını da. Daha doğrusu, gül, yaşamın ta kendisini anlatmış bize. Sanırım hepinizin en sevdiği, kalbinize en yakın duran rengi kırmızı güldür; o bir aşka davettir, sevgiyi en saf haliyle sunmaktır, sevdiğine "İşte bu sensin" demenin en kadim yoludur.
Sarı gül ise ayrılığın ve hasretin rengidir. Eskiden evlerin camlarına böyle sarı renkte çiçekler konulurmuş. Bunun anlamı ise, "Bu evde hasta var, lütfen dikkatli geçin, gürültü yapmayın" olarak bilinirmiş. O kadar içselleştirmişiz ki gülü, onu sadece bir çiçek olarak değil, bir dil, bir haberci, bir şifacı olarak hayatımıza yerleştirmişiz. Gözsüz, gülsüz bir hayat düşünülemez olmuş bizim için. Eminim hepiniz hatırlarsınız, gençliğimizde o kıymetli hatıra defterlerimiz vardı. Aramıza, en güzel gül yapraklarını koyar, özenle kuruturduk. O yapraklar bizim için taşıdığı kokudan çok daha fazlasını ifade ederdi; bir anın dondurulmuş hali, gelecekteki benliğimize bırakılmış bir not, solmuş bir duygunun kanıtıydılar. Yıllar sonra o defteri açıp baktığımızda, o kurumuş yaprağa dokunup kokladığımızda, o günlere döner, gözlerimiz dolar, hüznü ve mutluluğu aynı anda yad ederdik.
Evet, gül dedik. Güller güzeldir dedik. Gül sevmek, hayatı sevmektir dedik. Gülün anlamı, gülün özlemi, gülün hevesi, hayatımıza öyle bir işlemiş ki adeta… Gül eşittir hayat oldu bizim için. Onsuz bir bahar eksik, onsuz bir sevgi yarım, onsuz bir hatıra silik kalır. Kokusuyla bizi alır geçmişe götürür, rengiyle ruhumuzun o anki haline tercüman olur. Belki de her birimiz, farklı bir renkte açan bir gülüz bu hayatta. Kimimiz kırmızının tutkusuyla yanar, kimimiz beyazın saflığıyla arınır, kimimiz sarının hüznüyle büyürüz. Ama hepimiz, aynı kökten beslenen, aynı toprağa tutunan ve aynı gökyüzüne bakarak yaşamı anlamaya çalışan çiçekleriz. Gül, işte bu yüzden sadece bir çiçek değil, bir ayna. Kendimizi gördüğümüz, duygularımızı bulduğumuz, en saf halimizle temas ettiğimiz bir ayna. Ona her baktığımızda, aslında kendi ruhumuzun bir parçasına bakıyoruz. O yüzden ona "gülüm benim" diyoruz. Çünkü o, biziz.