HASTAHANE OLDU ÇİLEHANE
İki gün önce, bir yakınımın parmağında çatlak meydana geldi – evet, tam olarak parmak, elin parmağı, yani kemik mi, eklem mi, ne bileyim, işte bir şey olmuş. Neyse, Devlet Hastanesi’nin acil servisine gidiyoruz. Ama önce şunu söyleyeyim, hastaneye adım atar atmaz o meşhur “acil” kelimesinin aslında “acelesi olmayanlar” anlamına geldiğini bir kez daha idrak ettim. Yönlendirdiler bizi yan odaya, “Burada bekleyin” dediler. Bekle bekle bekle… Yarım saat geçti, ne ses var ne soluk. Etrafa bakıyorum, millet birbirine “Siz kaç saattir bekliyorsunuz?” diye soruyor, kimisi “Bir saati geçti” diyor, kimisi “İki saat oldu” diyor. Benim gözüm kapıda, doktor gelecek diye. Ama yok, içeride doktor falan yokmuş meğer. Meğer neymiş, doktor başka odadaymış, ortopediye bakıyormuş. Bir vatandaş dayanamıyor, girip soruyor: “Doktor gelecek mi, ne zaman gelecek?” Cevap net: “Bekliyoruz, gelecek inşallah.” İnşallah mı? Ya ben buraya inşallahla tedavi olmaya mı geldim?
Derken ben de sabrım taştı, girdim içeri, sordum: “Doktor nereden gelecek?” Dediler ki: “Yan odadan.” Yani ortopedi doktoru muayene ediyormuş orada, ama o odanın önünde de sıra var, üstelik o sıra Fizan’a kadar uzanmış. Şimdi soruyorum size: O doktor nasıl gelip de buradaki hastaya bakacak? Işınlanmayı mı bekliyoruz? “Biz doktoru bekliyoruz, yapabileceğimiz bir şey yok” dediler. Peki dedim, haber verdiniz mi en azından? “Hayır, biz öyle bir şey yapmıyoruz, doktor zaten gelir” dediler. Gelir mi? Geleceği belli olmayan doktor mu olur? Neyse, çıktım oradan, doğruca gece amirine gittim. Malumdur, hastanelerde gece amirleri vardır, bu tarz “sistem oturmuş” olayları çözmek için konulmuş insanlardır – en azından öyle olduğunu sanıyoruz.
Girdim odasına, dedim: “Amirim, şu birimdeki yoğunluktan haberiniz var mı? İnsanlar doktor bekliyor, ama doktor başka odada hasta bakıyor, buraya uğraması imkânsız. Sıkıntı büyük.” Adam bana döndü, “İlgileniriz, olmazsa servisteki doktora haber veririz, müsaitse gelir bakar.” MÜSAİTSE? Ben o kelimeyi duyunca bir anda içimden “Senin müsaitliğine bakarak mı işleyecek bu sistem?” diye bağırdım ama kibar kibar söyledim tabii. Dedim ki: “Müsait diye bir tabir olamaz. İki tarafta da hasta yoğunluğu var ve acil çözüm bulmanız lazım.” O da bana “Kata haber verelim, olur” falan dedi. Yine aynı tekerleme. Dayanamadım, sordum: “Ben gelip size söylemesem, sizin buradaki sıkıntıdan haberiniz olmayacak mı? Sekreterler neden bilgi vermiyor?” Aldığım cevap: “Sekreterler bize bilgi vermek zorunda değil.” Aaa, tamam o zaman! O sekreterler orada ne iş yapıyor? Dekorasyon amaçlı mı oturuyorlar? Neyse, sonunda doktor bir ara uğradı, iki dakika durdu, yine kaçtı. İnsanlar hâlâ bekliyor. Biz de bekleyecek takatimiz kalmadı, çıktık hastaneden, eczaneden bir atel aldık, evde kendi kendimize sardık. Tutar mı, tutmaz mı? Nasrettin Hoca’nın yoğurt mayalaması gibi, deneyip göreceğiz. Ama şu var: Devlet hastanesine gidip de “Acil” yazısını görünce sakın sevinmeyin, çünkü o “acil” aslında “acilen başka bir çare bul” demek.
Gelelim ikinci perdeye, bu sefer kendi randevu maceram. Geçen hafta, ne ara ayarladım bilmiyorum, ama randevu saatinden yarım saat önce hastanedeyim. Normalde erken gidilir, ben de öyle yaptım. Sıram yaklaşıyor, bir kişi kaldı önümde. Derken o bir kişi iki oldu, iki üç, üç dört… Dedim “Ne oluyor?” Meğer 65 yaş üstü öncelikli hastalar varmış, sürekli öne alınıyorlar. Bakın, 65 yaş üstü hastalarla hiçbir sorunum yok, onlar bizim başımızın tacı, Allah sağlık versin hepsine. Ama ben o gün iş yerinden çok zor izin alıp geldim, yarım günümü yaktım, üstelik işe de yetişmem lazım. O dört kişiyi bekleyecek vaktim yoktu, mecburen geri döndüm. Şimdi soruyorum: Ben kime ne diyeyim? Orada bir görevliye söylesem, “Sistem böyle” der geçer. Peki, sistem niye böyle?
Benim naçizane bir önerim var: 65 yaş üstü hastalar için ayrı odalar tahsis edilsin. Mesela dahiliyede 4 oda varsa, biri onlara ait olsun; ortopedide aynı şekilde. Zaten emekliler, yetişecekleri bir iş yok, zaman onlar için daha esnek. Ama biz çalışanlar, işten kaçak gibi izin alıp geliyoruz, yetişemeyince de patrona hesap veriyoruz. Bu kadar basit bir çözüm, neden uygulanmıyor? Ben bunu Sağlık Bakanlığı’na mail atmayı düşündüm, ama ne kadar dikkate alırlar, orası da ayrı muamma. Biliyorum, bana “Her şey yolunda, kusursuz” diye cevap yazarlar, ama gerçek ortada.
Eğer bu böyle devam ederse, ben bir gün o sırada beklerken 65 yaşını göreceğim – hem de işe yetişmeyi falan bırak, o zaman zaten emekli olmuş olurum, belki o zaman öncelik hakkım doğar. Ama o zamana kadar kim bana işten izin verdiği için hesap soracak, kim hastaneye gidip gelemediğim için? İşte asıl mesele bu. Sinirimden kitap yazacak haldeyim, ama ne yapalım, gülmekten başka çare yok. Yoksa ağlarız, o da ayrı dert.
Velhasıl, sağlık sistemimiz harikulade çalışıyor – tabii siz orada sıra beklerken bir omuz çıkığı geçirip de kendiniz yerine takmayı başarırsanız. Biz becerdik, şimdilik. Ama lütfen, bir zahmet, bu işe el atın artık. Çünkü biz vatandaş olarak artık sadece hastalığımızla değil, hastane sistemiyle de mücadele eder olduk. Ve inanın, ikincisi daha yorucu.