SEN Mİ ENGELSİN ENGELMİ SENSİN?
İnsan bu dünyaya gelirken, normal şartlar altında, hiçbir engele takılmadan, sapasağlam bir bedenle ve tertemiz bir zihinle doğar. Kimi bebek, daha ilk nefesini aldığı anda annesinin gözlerinin içine gülümser; kimi, hayatı boyunca koşar oynar, kimseye muhtaç olmadan var eder kendini bu âlemde. Ama hayat, asla tek düze işlemez! Kimi çocuk, ana rahminden çıktığı anda bedensel ya da zihinsel bir engelle mücadele etmek zorunda kalır. Ne hazindir ki, kimileri de çocukluk yıllarında kapıldığı amansız bir hastalık yüzünden, bir kaza yüzünden, ya da hiç beklenmedik bir anda hayatının ortasına düşen bir musibetle, bir daha asla eskisi gibi olamayacağını acıyla öğrenir.
Ve işte o insanlar, o melek yüzlü, o sabır taşı gibi insanlar… Engellerini kendilerine dert edinmezler aslında. Hayata dört elle sarılırlar, her güne bir mucize gibi başlarlar. Gülümserler, çabalar, üretirler, sevgi saçarlar etraflarına. Ve bunu öyle içten, öyle doğal yaparlar ki, insanın içi gıcıklanır huzurla. Ama ne yazık ki, ta ki karşılarına şu "insan" kılığına girmiş müsveddeler çıkana kadar! İşte o zaman başlıyor asıl çile.
Düşünsene, kendi evladın diye bağrına basacağın bir insanın, o masumun çaresizliğini fırsat bilip kendini bir dağın zirvesinde sanmasını. Hani o aciz gördüğünün karşısında kudurarak, laflarıyla, sözleriyle, hareketleriyle onu yerle bir etmeye çalışmasını… İnsan denilen varlığın yapmayacağı rezaleti, bir "yaratık" rahatlıkla yapar. Çünkü bunlar insan değil! İnsan, merhamettir; insan, anlayıştır; insan, kendini karşındakinin yerine koymaktır. Ama bunlar, maalesef ki, dünyanın en karanlık köşelerinde sürünen, vicdandan nasibini almamış, gözü kör ruhtan ibaretler.
Bunları söylerken için kanıyor, kelimeler boğazımda düğümleniyor, çünkü ben hayatımda bizzat şahit oldum. Gözlerimle gördüm o rezilliği, yüreğimle hissettim o acıyı. Evet, tanıdım o mahlûkları, insan kılığındaki o hainleri! Ama işte, İlahi Adalet dediğin şey öyle tatlı bir sonuçtur ki… Gün gelir devran döner, o kendini dev sanan zavallı, bir bakmışsın o hor gördüğünün ta kendisi olmuş. Oysa rabbim öyle güzel tanzim etmiş ki her şeyi; aciz sandığın, hükmettiğin, beylik taslayıp efelik yaptığın o günler, birer birer yüzüne vurulur.
“Etme bulma dünyası” derler, boşuna değil! Ne ekersen onu biçersin. Atalarımız boş söylememiş, her deyim bir hikmet, her atasözü bir ibret. İnsan, yaşattığını yaşamadan, gördüğünü görmeden bu dünyadan göçmezmiş. İşte ben bunu bin kere yaşadım, bin kere şahit oldum. O kibirle bakan gözler, en ummadıkları anda o kaldırımlarda sürünen hallerine düşer. Ama asıl mesele şu: Acaba bunların beynine bir kıvılcım düşer mi? Ders çıkarırlar mı bu yaşadıklarından? Yok, çıkarmazlar! Çünkü onlar, insanlık çatısının altına bile sığmayacak kadar kokuşmuşlardır.
Ve sakın yanlış anlaşılmasın! Ben zihinsel engelli kardeşlerimizi kastetmiyorum asla! Onlar bambaşka, tertemiz, belki de meleklerin yeryüzündeki yansıması. Ama işte o kendi bedenini sağlam sanan, kendi aklını keskin zanneden, ama aslında vicdanı felç olmuş o robotlaşmış yaratıklar… Onların bu dünyada bir yeri olmamalı! Ne bir katkıları var ne de bir hayırları. Sadece yıkarlar, sadece ezerler, sadece aşağılarlar.
Ama Rab'bim adil, hem de ne adil! Herkes er ya da geç, yaptığının tam karşılığını alır. O kınadığın, o hükmettiğin, o aciz gördüğün insanın yerine düşersin bir gün. İşte o zaman anlarsın ki, engelliyle dalga geçmek, onunla alay etmek, onun üzerine yürümek, tam anlamıyla aşağılık kompleksinin dışa vurumudur. Bu tür rezil ruhlar, hayat boyu o küçüklükle yaşamaya mahkûmdur. Ve ben, yüreğimin derinliklerinden haykırıyorum: Onlar bulacaklar, ama ne zaman bulacaklar, işte o zaman görecekler! Çünkü etme bulma dünyası dedikleri işte budur. Ve bu böyle biline!